Ülkemiz içinde bulunduğu kritik dönemde ve zor coğrafyada kendisi için bir çıkış yolu arıyor. Bu kabına sığmayan ve sığmak istemeyen bir ülkenin uzun süre beklemiş ve yıllanmış derin sabırsızlığıdır. Türkiye bu haliyle, Önünde bulunan güçlü rakiplerle yarışan, potansiyeli yüksek bir yarışçının sınırlarını zorlayan arzusunu bize hatırlatıyor. Ekonomi ve siyaset doğaları itibari ile birbirlerinin devamı olan ve tamamlayan iki yapıdır. Uluslararası güçlü bir siyasi aktör olmamızın yolu da ancak güçlü bir ekonomiye sahip olmamız sayesinde olabileceğini biliyoruz. Doğal olarak büyük ekonomilerin dinamosunu güçlü markalar ve taklidi zor yüksek teknolojik yeteneklere sahip şirketler oluşturuyor. Ülkemiz adına bunlara sahip olduğumuzda, ancak ekonomimize kalıcı değerler katabileceğiz.
Bundan yıllar önce, Dış ticaret müsteşarlığında üst düzey önemli görevler üstlenmiş bir yöneticiyle sohbet ederken, yaşadığımız bu gelişim sürecini ve değişimin başlangıcının ne zaman ortaya çıktığını sormuştum. Kendisi bana bu sürecin, Rahmetli Cumhurbaşkanı Özal’ın İstanbul’dan Türk İş adamlarını uçağa bindirip, yurt dışına ilk geziyi yaptığı ve uçağın tekerlerinin yerden kalktığı an başladığını söylemişti. Bu tanımlamayı ilk duyduğumda itiraz etmek istemiş, biraz düşündüğümde son derece büyük haklılık payı olduğunu görmüştüm.
Kapalı bir ekonomik modelden serbest piyasa modeline geçiş elbette kolay olmadı. Sermaye sınıfının oluşması, genişlemesi, Üretim konusunda yeni girişimci sınıfların ortaya çıkması ve bunların teşvik edilmesi, bazı uygunsuzluklara göz yumulması böylelikle sermayenin tabana yayılması gerekiyordu. Ayrıca toplum büyük bir değişim geçiriyordu, halkın ve sosyolojik yapının bu yeni duruma ve değişime uyum sağlaması için biraz geniş vizyonlu ve sabırlı olmak kaçınılmazdı.
Günümüzde Türk sanayisinin genel profiline baktığımızda oluşan büyük sermaye ve üretim gücünün bu dönemde kurulan ve gelişen şirketlerin eseri olduğunu görüyoruz. Geçen otuz yılı aşkın sürede Türkiye, Kaliteli ürün üretebilen, dünyayla rekabet edebilen, ciddiye alınması gereken bir rakip ve özgüvenine kavuşmuş bir ülkeye dönüştü. Şimdi Ülke olarak daha büyük hedeflere ulaşmak için içimizde büyük bir istek duyuyoruz. Fakat şu dönemde içinde olmak istediğimiz ülkeler ligi oldukça zorlu bir lig ve bizden aynı anda birden çok yeteneğe sahip olmamızı zorunlu kılıyor.
Ülke ekonomimizde zayıf yönlerimiz elbette var. Hala makine sektörü ve benzer sanayimizde güçlü, yüksek düzeyde teknoloji içeren bir altyapıya sahip değiliz. Bu değişim o kadar da kolay olmayacak. Çevre ülkelerde ve diğer hedef pazarlarda içerisinde inovasyon ve teknolojinin katkısı olan ürünler ve markalarla ancak var olabileceğimizi, eriyen bir buzdağına ev yapmak gibi olan fason üretim merkezi olmanın kalıcı bir gelecek vaat etmediğini çok iyi biliyoruz.
Her ülkede sistemde taşların oturmadığı geçiş dönemleri olur, arz ve talep dengesi arasındaki oluşan büyük fark sayesinde, böyle dönemler, kendine denk gelen her girişimci nesle şans vererek şirketlerini hızlıca büyütmüştür. Bizler de ülkemizde işi bilip bilmemenin çok fark etmediği, herkesin göreceli olarak hızlı büyüdüğü dönemlerden geçtik. Kaldı ki artık kolay para kazanılan, hatalarımızı örtüp kaldıran dönemlerde değiliz. Sahip olduğumuz bilgi kümesinin değerini hızla kaybettiği, bilginin inanılmaz kolay ve süratli yayıldığı bir zamanı yaşıyoruz. Bu yeni dönem bize, İşi bilen ve akıllıca işini yöneten şirketlere yaşam şansı vereceğinin işaretlerini yolluyor. İşte bu noktada İlk başta bu ihtiyaçlara tam cevap veremese bile Turquality Projesi doğru bir Devlet hamlesi olarak ortaya çıkıyor. Proje başlangıçta bu kadar kapsamlı olacağı düşünülmemiş olabilir, zaman içerisinde gelişerek ve kendi sistemini oluşturarak mükemmelleşmeye de devam ediyor.
Turquality Programının, bir Markalaşma programı olarak tanıtılması ve ‘On yılda on dünya markası’ çıkarma mottosu ile duyurulması programın iletişimi adına önemli bir çıkıştı. Bu tür sunuşlarda insanlara uzun bir gelişim sürecinin son ve en parlak aşamasını gösterdiğiniz zaman, bazen aradaki basamakların kolay yada önemsiz olduğu algısına kapılabiliyor.
Markayı belirlemek ve tüketici zihninde onu doğru yönetebilmek esaslı bir pazarlama kültürünü ve altyapısını gerektiriyor. Doğal olarak da bir şirkette, güçlü bir pazarlama organizasyonu ve kültürüne ulaşıncaya kadar, içerdeki pek çok birimin ve iş sürecinin oldukça iyi düzeyde gelişmiş ve çalışıyor olması gerekiyor. Çünkü Pazarlama, bir işletmedeki yönetim anlayışı için üst uzmanlaşma düzeyini temsil ediyor. Bu durum doğal olarak yöneticilerinin bilgi ve birikimlerinin iyi düzeyde olması zorunlu kılıyor. Diğer yandan oldukça çok sayıda süreç ve buna bağlı harcama kalemlerine sahip olan/olması gereken ve yönetebilen gelişmiş kurum bütçesine ve kapasitesine de işaret ediyor.
Tam bu noktada isterseniz biraz ara verip düşünelim. Biz burada bir firmanın hedef müşterisini doğru belirlemiş olmasından, bunun kalitatif ve kantitatif araştırmalarla desteklemesinden, içinde bulunduğu pazarı, rakiplerini, Pazar fırsatlarını iyi görebilmesinden, kendi kaynak ve öz yeteneklerini çok iyi analiz edebiliyor olmasından bahsediyoruz. Türkiye’deki firmaları ve iş yapış biçimlerini –çok yakından değil- uzaktan izleyen birisi bile hemen bu durum karşısında haklı ve gerekçeli bir itirazı size hazırlayacaktır. Oysa bu durumda, verilen devlet desteklerinin bütçesi ve büyüklüğünü gören yurdum İşadamı alışageldiği şekilde -tıpkı ISO belgesi alırken yaptığı gibi- gerekli evrakları ve dokümanları bir gurup fedakâr çalışanı tarafından hazırlatarak, Denetim şirketine gösterdiğinde, yanına birde siyasi destek sağladığında, Turquality programına girmesini Çok büyük ihtimal olarak görecektir.
Marka olmak denen şey, tüketicinin zihninde oluşan bir algı ve duygu bütünüdür, Markayı yönetmek ise yaptığımız ve hedef kitlemize bir şekilde dokunan tüm faaliyetlerle bu algı ve duygu kümesini tüketici zihninde istediğimiz yerde tutmak veya yönlendirmekle ilgili faaliyetler bütünüdür. Yukarıdaki ifadenin ne kadar sofistike işler gerektirdiğine dikkatinizi çekmek isterim. Lütfen burada bir defa daha kendimize soralım; Biz bunları kendi şirketimiz için gerçekten yapıyor muyuz? veya yapmak istiyor muyuz? En yakın kaç yıl içinde işletmemizde bu tür faaliyetlerin uygulama alanı bulur? Bunlar belki yöneticileri rahatsız eden sorular bunun farkındayız.
Bizlerin şirket değişimleri konusunda elde ettiğimiz denenmiş bir tecrübe alanı var. O da şudur; bir Kurumda yöneticiler, ‘Kendini Rahatsız Eden Gerçekleri’ tüm açık yürekliliğiyle ortaya koyup, tartışamıyor ise, onları çözecek ve üstesinden gelecek iradeyi de kolay oluşturamayacağına çok defa şahit oluyoruz.
Yine Yıllardır Marka konusunda yaptığımız sunumlarda: marka üçgeninden bahsediyor ve MARKA vaat eder-olması gerektiği şekilde, kimliği ve ruhuyla doğru oluşturulmuş, sağlam bir değer önerisine yaslanan Marka! -, TÜKETİCİ- Araştırmalar sonucu doğru belirlenmiş tüketici(ler)!- bunu satın alır, ve ORGANİZASYON- tüm birim ve iş süreçleriyle bunu en iyi şekilde yerine getirmek için akıllıca tasarlanmış ve çalışan- bu vaadi yerine getirir. Diyerek üç cümlecikte konuyu bitiriyoruz. Konuyu, Sunumdaki gibi üç kelime ve üç kısa cümleyle işi bitirebilseydik çok güzel bir iş başarmış olacaktık.
Maalesef durum öyle olmuyor!
Müşterilerimizin bize sadık olmasını, diğer ürünlere göre bize daha fazla para vermesini ve zor zamanlarda bile satışlarınızın en az kayıpla devam etmesini istiyorsak ki bu çoğu oturmuş markaların doğal özelliğidir. Bunun bedelini ödememiz gerekir ve bu bedel ucuz değildir. Marka olmak; İyi tasarlanmış bir organizasyonun ve nitelikli insanların, Ciddi bir emek, bilgi, gayretleri neticesinde ve uzun bir zaman içerisinde ortaya çıkmaktadır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Markalaşmak ve marka olma kavramı, sadece isim bilinirliği ile sınırlamayacak kadar geniş ve karmaşık bir süreçtir. Öncelikle üst yönetimin bu konuda bilgi ve bilinç düzeyini ciddi seviyede geliştirmesi gerekiyor. Markalaşma süreci; Şirket yöneticileri ve sahiplerinin zihninden başlayan, diğer yönetim ekiplerinin zihninde mayalanan ve gelişen fikirsel bir devrimi ifade ediyor. Marka, şirketlerin toplantı salonlarında, şirketi yönetmeye çalışan insanların zihinlerinde oluşan sürekli kıvılcımlarla kendine sağlam ve güçlü bir kaynak bulması gerekiyor. Daha sonra bu sinerji buradan dalga dalga tüketicilere doğru yayılıyor.
Turquality programına girmek isteyen firma sahipleriyle ve yöneticilerle yaptığımız toplantılarda, konuyu tüm açıklığıyla ve doğru bir şekilde anlattıktan sonra, iyi tasarlanmış bir şirket organizasyonuna sahip, güçlü bir şirket olmanın önemini anlatıyoruz. Değişmek zordur, fedakârlık ve ciddiyet ister. İnsanların oluşturduğu herhangi bir yapıda temellerinizi sağlam noktalara koymadan ve akıllıca planlar yapmadan ne kadar yukarı çıkabilirsiniz ki?
Firma Yöneticileri; ilk önce kendini, müşterilerini ve nerede olmak istediği konusunda düşüncelerini bu süreç içinde gözden geçirmelidir. Kurum Dönüşüme ihtiyaç duyuyorsa, ne tür bir ekibe ihtiyacı olduğunu, kadrolarına kimleri katması gerektiğini, hangi bölümlere, iş süreçlerine, hangi özelliklere sahip profesyonellere ihtiyaç duyacağı konusunda sağlam bir fikre sahip olmalıdır. Kurum içinde iletişim biçimi ve kültürüyle başlayan, çok boyutlu davranış değişikliklerine hazır olmalıdır.
Günümüzde parlak başarılar akıllı ve güçlü liderler ve ona destek olan nitelikli kadroların eseri olarak ortaya çıkıyor. Şahsi karizmaların geçerliliğini kaybettiği garip zamanların içerisindeyiz. Yetenekli insanları bir arada tutan, onların yüreklerini ve kapasitelerini işine odaklamayı başaran bir lider profili talep görüyor artık. Bu liderler, ekibiyle birlikte kurum ve bölüm SWOT analizlerini, ürün, rakip, müşteri analizlerini ve nitelikli Pazar araştırmalarını iyi yapan, ortak karar alan ve bunları uygulayan ekipleri yönetmek zorundalar. Bu durumda Turquality Programı, kurumlar için harika bir akreditasyon sistemine dönüşmüş oluyor.
Stratejik yönetim kültürünü çok boyutlu olarak sorgulayan ve görmek isteyen, Maliyet muhasebesinden, Bütçe yönetimine, İç denetim sisteminden, Kurumsal Risk Yönetimine kadar muhasebe ve finans mevcut yetenekleri test eden ve iyi iş uygulamalarına fırsatlar açan bir programa dönüşüyor.
Türkiye de doğal olarak tüm kurumsal firmalar içinde bu ve benzeri iş süreçlerinde hazır şirket bulmak çok kolay değildir. Ama önemli olan samimi bir değişim ve gelişim isteğinin gösterilmesi ve bu yönde tatmin edici uygulamalar yapılması ve adımlar atılmasıdır. Turquality; Destek programı ön hazırlığıyla başlayan, programa girerek devam eden, uzun süreli bir kurumsallaşma yolculuğudur. Bu programın şirketlere sunduğu büyük yapısal dönüşüm fırsatını ve faydasını gölgesinde kaldığı Devlet teşvikleri nedeniyle göz ardı edilmemelidir.
Bu projelerde, Pazarlama bölümü faaliyetleri adına yapılan çalışmalarda, son tüketiciyi hedefleyen müşteri ilişkileri yönetimi (CRM), Bayi ilişkileri yönetimi, Ürün yönetimi, Marka yönetimi ve yeni ürün geliştirme süreçlerinin iyi düşünülmüş ve tasarlanmış uygulanan yapılara sahip olması firmanın geleceği açısından önemlidir. Pazar araştırmalarını değerlendirilmesi ve yönetilmesinden, Pazarlama ve satış planlarına kadar bölüme veri girişi ve bunların etkili aksiyon planlarına dönüşmesine kadar tüm aşamalarda ciddi bir yapısal ve zihinsel dönüşüm ihtiyacı ortaya çıkacaktır.
Aynı şekilde bu hazırlık süreci, Üretim süreçlerinden, İyi Tedarik Zinciri Uygulamalarına; Satın Alma, Planlama, Depo ve sevkiyat yönetimi, Süreç yönetimi gibi uygulamaların gözden geçirilmesi ve iyileştirilmesinde büyük yararlar sağlayacaktır. Yaşayan ve bu sayede büyük oranda uygulama alanı bulacak olan Kalite yönetim süreçleriyle, baştan başa iyi bir izlenebilirlik sunacak ve kurum içinde sürekli iyileştirme çalışmalarında gelişmeye de destek olacaktır.
Kurumları yönetmek için Kullanılan İnsan Kaynakları yönetim Sistemi, Kalite veya Entegre Yönetim sistemleri ve Yönetim bilgi sistemlerinde elde edilecek derinleşme ve yaygınlık; İnsan, iş ve bilgi süreçlerinde elde edilecek başarıyı ve şirketler daha iyi bir yönetişim altyapısına sahip olacaktır.
Konuyu şöyle de özetleyebiliriz;
“Turquality farklı bir yaşam tarzı, farklı bir bakış açısıdır.”
Özellikle Şirketi bu günlerine ulaştıran ticari ya da işletmesel yaklaşım ya da alışkanlıklardan tamamen farklı bir yaşam tarzıdır. Onu mutlaka çok istemek, benimsemek ve özümsemek gerekir. Bu programdan yararlanmak ve hedeflenen faydayı elde edebilmek “Mış” gibi yaparak olabilecek bir şey değildir. Hatta o takdirde farklı riskler bile söz konusudur. En azından mevcut kurumsal alışkanlıklardan, kurum kültüründen yeni bir hedef olmadan uzaklaşmak anlamına gelir. Kurum içinde var olan iyi kötü bir denge durumunu bozabilirsiniz!
Bu konuda uzman şirketler ne yazık ki tüm süreçler hakkında bu kadar dürüst açıklamalar yapmadıkları için her şirket yeterince başarılı olamamaktadır. Bu programın hakkını verebilmenin Tek yolu bu farklı bakış açısı ya da yaşam tarzını benimseyip inanarak tüm çalışanlara aktarabilmektir. Aynı toplam kalite kültüründe olduğu gibi…
Özet olarak: Turquality Programı, sadece bir teşvik sistemi değildir, Devlet açısından şirketleri kurumsallaşmaya teşvik eden bir dönüşüm aracı, aday firmalar açısından iyi bir kurum geliştirme programıdır. Türkiye’nin ekonomik olarak daha güçlü ülkeler ligine çıkmasının ne zaman mümkün olacağını sorusunun cevabı, şirketlerimizi bu üst yönetim kültürüne ne zaman taşıyabileceğimizle doğrudan ilgili ve derinden bağlantılıdır.
Türkiye olarak biz Hepimiz, Kurumlar, Şirketler, Danışmanlar ve Diğer Paydaşlarımız, Kaliteli ve doğru iş yapmanın zorlayıcı atmosferinde nefes almaya kendimizi alıştırdığımız zaman, alkışlanan başarıların sadece motive edici bir hedef olarak değil, profesyonellere has bir alışkanlık ve iş kültürü olduğunu daha iyi anlayacağız.
Burhan OTÇU


